Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2010 Pazartesi

İvme, Edirne'deki Linçlere Karşı Başlatılan Oturma Eylemine Destek Verdi



27 Aralık 2009 günü Edirne kent Meydanındaki PTT önünde basın açıklması yapan Halk Cephesi üyelerine sivil faşitler tarafından linç girişiminde bulunulmuştu. Bu linç girişimleri güvenlik güçlerinin gözleri önünde gerçekleştirilirken hiçbir müdahalede bulunulmamış linç girişimine göz yumulmuştu.

Linç saldırısının ardında polis devrimcileri "kurtarma" adına zorla arabalara bindirmişi ve gözaltına almış, gözaltında devrimcilere işkence etmişti. Ne savcılık tarafından ne de polis tarafından linç girişimi yapanlara dönük herhangi bir yaptırımda bulunulmazken, gözaltına alınan 8 devrimciden 2'si tutuklanmıştı.

Edirne'deki linç saldırılarısı ve tutuklamalara karşı basın açıklaması yapmak üzere İstanbul'dan Edirne'ye hareket eden 200 civarındaki devrimci ise Edrine gişelerde durdurulmuş ve polis ve sivil faşistler elbirliğiyle linç girişimi sürdürülmüştü. Bu saldırıları protesto için çeşitli illerde oturma eylemi başlatılmıştı.

9 Ocak Cumartesi günü İvme Dergisi üyeleri linç saldırılarına karşı Taksim Galatasaray Lisesi önündeki oturma eylemini ziyaret etti. İncirlik Üssü'nin kapatılması talepli başlatılan imza kampanyasına destek verildi. Saldırıya uğrayan arkadaşların yanında olduğumuz ifade edildi.

2 Kasım 2009 Pazartesi

YÖK Üniversiteleri Sermayenin Doğrudan Denetimine Sokacak Bir Kurul Tanımlıyor!

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eğitimin piyasalaştırılması ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi çabasında bir adım daha atmanın hazırlığı içindedir. YÖK’ün hazırladığı “Yükseköğretim Kurumlarında Danışma Kurulları Kurulması Hakkında Yönetmelik Taslağı”, Avrupa emperyalizminin eğitim alanındaki politikalarının ifadesi olan Bologna Süreci'nin gereklerinden biri olduğu gerekçesiyle, üniversitelerde danışma kurulları kurulmasını düzenliyor. Bu danışma kurullarında “üniversitenin fiziksel ve yapısal konuları, eğitim-öğretim ve araştırma program ve politikaları, üniversitenin gelişme stratejisi vb.” konularında “dış paydaş”ların da görüş, öneri ve desteklerinin alınması hedefleniyor.

Kurulun üniversite içi “paydaşlarını” bir yana bırakarak “dış paydaş”larına baktığımızda, aslında amaçlananın sermayenin ve düzenin siyaset kurumlarının yeniden biçimlendireceği bir üniversite modeli olduğu açıkça anlaşılıyor. Dış paydaşların arasında o ildeki Sanayi ve Ticaret Odası başkanları ya da temsilcileri, ilin Belediyesi veya Büyükşehir Belediyesi Başkanı veya temsilcisi yer almakta. YÖK’ün rektörlere neredeyse sınırsız yetki tanıyan tek adamcı üniversite işleyiş modelinde, üniversitenin kendi bileşenleri olan öğretim üyeleri, elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanlarının üniversitenin işleyişinde, idaresinde, akademik faaliyetlerinde söz hakkı yokken dış paydaşlara söz verilecek olması, taslağın amacının üniversitelerin demokratikleştirilmesi olarak açıklanamayacağının da en açık göstergesi. Amaç, üniversitelerin akademik özerkliği tamamen yitirerek piyasa güçlerinin eline geçmesi ve doğrudan sermaye için çalıştırılmasıdır. Bu yönetmelik taslağıyla sermaye, üniversite üzerinde yasal olarak belirleyici hale getirilmek istenmektedir.

Türkiye Bologna sürecine 2001 yılında dahil olduktan sonra, sermaye sözcülerinin yükseköğretimde dönüşüm öngören raporları (TÜSİAD Yükseköğretim Raporu 2008) doğrultusunda vakıf üniversiteleriyle başlayan eğitimin ticarileştirilmesi YÖK'ün yeni uygulamalarıyla devam ediyor. YÖK'ün bu politikalarının nedeni, dünyada eğitime bakışın kâr odaklı hale gelmesi ve hizmet alanlarının sınırsızca sömürülmesi isteğidir. YÖK, Şubat 2007'de yayımladığı “Türkiye Yükseköğretim Stratejisi” raporunda, emperyalizmin eğitimle ilgili DTÖ, UNESCO, AB aracılığıyla gerçekleştirilen dönüşümlerini, küreselleşme ve piyasa ekonomisine geçiş olarak yorumlarken eğitimi kişisel bir yatırım, insan ve bilgiyi de sermaye olarak gören bakış açısını savunmakta, ülkelerin rekabet gücünü buna bağlamaktadır. Nitekim taslağın birinci maddesinde, yönetmeliğin amacının “faaliyetler açısından yüksek ve sürdürülebilir kalitede hizmetlerin sağlanabilmesinde daha rasyonel ve verimli sonuçlara ulaşabilmek” olduğunu okuduğumuzda, üniversite eğitiminin doğrudan “ticari hizmet” kavramıyla bir tutulduğunu da açıkça görebilmekteyiz.

Araştırma görevlilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran, 50/d'lilerin 33/a'ya geçişlerini engelleyen yönetmelik; mesleği yapabilme yetkisinin başka kurumlarca verilmesinin yolunu açan diplomalara unvan yazılmaması uygulaması ve benzeri adımlarda olduğu gibi bu taslak çalışması da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim yapacak, “şirketleşen” üniversite modeline bizi bir adım daha yaklaştırıyor.

Yükseköğretim yalnızca akademisyenleri ve öğrencileri değil, tüm toplumu ilgilendiren bir konudur. Bizler +İVME Dergisi olarak sermayenin gereksinmediği bilginin üretilmediği, istihdam biçimlerinin sermayenin isteklerine uygun olarak değiştiği (50/d, esnek çalışma, taşeronlaştırma), bilimsel ilerlemeden ve kamu yararından çok kâr amacı güden yaklaşımın egemen olduğu, öğrencilerin de bu yaklaşım uyarınca halkın değerlerinden uzak, rekabetçi, kariyerist bireyler olarak yetiştirildiği bir yükseköğretim anlayışına karşıyız.

YÖK’ün bu yeni yönetmelik taslağında bizleri yakından ilgilendiren bir başka nokta daha var: Kurulmak istenen danışma kurullarının üyeleri arasında o ildeki TMMOB’ye bağlı meslek odalarının başkanları da bulunmaktadır. TMMOB’nin eğitim alanında bugüne kadar yaptığı tüm çalışmalarda eşit, parasız, bilimsel eğitim, özerk ve demokratik üniversite görüşü savunulmuştur; “üniversiteler üniversite bileşenlerinindir” denmiştir. Nitekim TMMOB 27 Ekim 2009 tarihinde yaptığı yazılı basın açıklamasıyla, YÖK yönetmelik taslağında tariflenen Danışma Kurullarının özerk-demokratik üniversite anlayışının çok uzağında olduğunu belirtmiş ve "hazırlanan yönetmeliğin bu şekilde yürürlüğe girmesi halinde Danışma Kurullarında yer almayacağını" duyurmuştur.

TMMOB bununla yetinmemeli, bilimden ve emekten yana olmanın gerektirdiği şekilde, üniversitelerde AB süreci kapsamında sermayenin doğrudan denetimine sokacak bu kurullara ve tüm altbaşlıklarıyla üniversitelerin şirketleştirilmesi sürecine karşı yürütülen mücadelede daha etkin bir biçimde yer almalıdır.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi

30 Ekim 2009 Cuma

YÖK Üniversiteleri Sermayenin Doğrudan Denetimine Sokacak Bir Kurul Tanımlıyor!

Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eğitimin piyasalaştırılması ve üniversitelerin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesi çabasında bir adım daha atmanın hazırlığı içindedir. YÖK’ün hazırladığı “Yükseköğretim Kurumlarında Danışma Kurulları Kurulması Hakkında Yönetmelik Taslağı”, Avrupa emperyalizminin eğitim alanındaki politikalarının ifadesi olan Bologna Süreci'nin gereklerinden biri olduğu gerekçesiyle, üniversitelerde danışma kurulları kurulmasını düzenliyor. Bu danışma kurullarında “üniversitenin fiziksel ve yapısal konuları, eğitim-öğretim ve araştırma program ve politikaları, üniversitenin gelişme stratejisi vb.” konularında “dış paydaş”ların da görüş, öneri ve desteklerinin alınması hedefleniyor.

Kurulun üniversite içi “paydaşlarını” bir yana bırakarak “dış paydaş”larına baktığımızda, aslında amaçlananın sermayenin ve düzenin siyaset kurumlarının yeniden biçimlendireceği bir üniversite modeli olduğu açıkça anlaşılıyor. Dış paydaşların arasında o ildeki Sanayi ve Ticaret Odası başkanları ya da temsilcileri, ilin Belediyesi veya Büyükşehir Belediyesi Başkanı veya temsilcisi yer almakta. YÖK’ün rektörlere neredeyse sınırsız yetki tanıyan tek adamcı üniversite işleyiş modelinde, üniversitenin kendi bileşenleri olan öğretim üyeleri, elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanlarının üniversitenin işleyişinde, idaresinde, akademik faaliyetlerinde söz hakkı yokken dış paydaşlara söz verilecek olması, taslağın amacının üniversitelerin demokratikleştirilmesi olarak açıklanamayacağının da en açık göstergesi. Amaç, üniversitelerin akademik özerkliği tamamen yitirerek piyasa güçlerinin eline geçmesi ve doğrudan sermaye için çalıştırılmasıdır. Bu yönetmelik taslağıyla sermaye, üniversite üzerinde yasal olarak belirleyici hale getirilmek istenmektedir.

Türkiye Bologna sürecine 2001 yılında dahil olduktan sonra, sermaye sözcülerinin yükseköğretimde dönüşüm öngören raporları (TÜSİAD Yükseköğretim Raporu 2008) doğrultusunda vakıf üniversiteleriyle başlayan eğitimin ticarileştirilmesi YÖK'ün yeni uygulamalarıyla devam ediyor. YÖK'ün bu politikalarının nedeni, dünyada eğitime bakışın kâr odaklı hale gelmesi ve hizmet alanlarının sınırsızca sömürülmesi isteğidir. YÖK, Şubat 2007'de yayımladığı “Türkiye Yükseköğretim Stratejisi” raporunda, emperyalizmin eğitimle ilgili DTÖ, UNESCO, AB aracılığıyla gerçekleştirilen dönüşümlerini, küreselleşme ve piyasa ekonomisine geçiş olarak yorumlarken eğitimi kişisel bir yatırım, insan ve bilgiyi de sermaye olarak gören bakış açısını savunmakta, ülkelerin rekabet gücünü buna bağlamaktadır. Nitekim taslağın birinci maddesinde, yönetmeliğin amacının “faaliyetler açısından yüksek ve sürdürülebilir kalitede hizmetlerin sağlanabilmesinde daha rasyonel ve verimli sonuçlara ulaşabilmek” olduğunu okuduğumuzda, üniversite eğitiminin doğrudan “ticari hizmet” kavramıyla bir tutulduğunu da açıkça görebilmekteyiz.

Araştırma görevlilerinin iş güvencesini ortadan kaldıran, 50/d'lilerin 33/a'ya geçişlerini engelleyen yönetmelik; mesleği yapabilme yetkisinin başka kurumlarca verilmesinin yolunu açan diplomalara unvan yazılmaması uygulaması ve benzeri adımlarda olduğu gibi bu taslak çalışması da sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim yapacak, “şirketleşen” üniversite modeline bizi bir adım daha yaklaştırıyor.

Yükseköğretim yalnızca akademisyenleri ve öğrencileri değil, tüm toplumu ilgilendiren bir konudur. Bizler +İVME Dergisi sermayenin gereksinmediği bilginin üretilmediği, istihdam biçimlerinin sermayenin isteklerine uygun olarak değiştiği (50/d, esnek çalışma, taşeronlaştırma), bilimsel ilerlemeden ve kamu yararından çok kâr amacı güden yaklaşımın egemen olduğu, öğrencilerin de bu yaklaşım uyarınca halkın değerlerinden uzak, rekabetçi, kariyerist bireyler olarak yetiştirildiği bir yükseköğretim anlayışına karşıyız.

YÖK’ün bu yeni yönetmelik taslağında bizleri yakından ilgilendiren bir başka nokta daha var: Kurulmak istenen danışma kurullarının üyeleri arasında o ildeki TMMOB’ye bağlı meslek odalarının başkanları da bulunmaktadır. TMMOB’nin eğitim alanında bugüne kadar yaptığı tüm çalışmalarda eşit, parasız, bilimsel eğitim, özerk ve demokratik üniversite görüşü savunulmuştur; “üniversiteler üniversite bileşenlerinindir” denmiştir. Nitekim TMMOB 27 Ekim 2009 tarihinde yaptığı yazılı basın açıklamasıyla, YÖK yönetmelik taslağında tariflenen Danışma Kurullarının özerk-demokratik üniversite anlayışının çok uzağında olduğunu belirtmiş ve "hazırlanan yönetmeliğin bu şekilde yürürlüğe girmesi halinde Danışma Kurullarında yer almayacağını" duyurmuştur.

TMMOB bununla yetinmemeli, bilimden ve emekten yana olmanın gerektirdiği şekilde, üniversitelerde AB süreci kapsamında sermayenin doğrudan denetimine sokacak bu kurullara ve tüm altbaşlıklarıyla üniversitelerin şirketleştirilmesi sürecine karşı yürütülen mücadelede daha etkin bir biçimde yer almalıdır.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
Artı İvme Dergisi

France Télécom’da Hiç Bu Kadar Az İntihar Olmamıştı(!) (*)

Fotoğraftaki Karikatür: Sizden çalışarak ölmenizi bekliyoruz, intihar ederek değil!

Geçtiğimiz Eylül ayının 28’inde France Télécom’da bir intihar yaşandı. Bu olayın Fransızlarda şok etkisi yaratması gerekirken, öyle olmadı. Bazı sosyalist çevreler dışında bu konu yeterince önemsenmedi. Her zaman olduğu gibi olaya “bireysel bir olay” olarak yaklaşılarak, konu kişinin psikolojik sorunlarına indirgendi. Kimi zaman da müdürlerin çalışanlara karşı “sertliği” ön plana çıkarıldı. İntihar eden çalışanın o akşam şirket doktoruyla görüşmesi ise farklı yönlere çekildi. Ancak bu yanıltıcı açıklamalar boşuna bir çabaydı çünkü sayılar yalan söylemedi ve bu olayın France Télécom'da bu yıl içerisinde yaşanan 12. intihar olduğunu herkese hatırlattı.

Bu kadar kişinin intihar etmesi elbette normal değildi, ters giden bir şeyler mutlaka vardı. Bu intiharı bireysel bir olay olarak yansıtma çabası sayılar karşısında teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı ve yapılan araştırmalar oldukça çarpıcı bir noktayı ortaya çıkardı: Bu şirkette hiç bu kadar az intihar olmamıştı!

Şirket tarafından da onaylanan, geçen yılların istatistiklerine göz attığımızda; sayılar bize durumun gerçekten vahim olduğunu gösteriyor:

  • 2000: 28 intihar-çalışan kişi sayısı 130 000 (intihar oranı: 0,021%)

  • 2001: 23 intihar-çalışan kişi sayısı 122 000 (0,018)

  • 2002: 29 intihar-çalışan kişi sayısı 116 500 (0,024)

  • 2003: 22 intihar-çalışan kişi sayısı 116 000 (0,019)

  • 2004-2007: Bilinmeyen bir nedenle bu yıllar arasındaki veriler açıklanmamıştır.

  • 2008: 12 intihar-çalışan kişi sayısı 92 000 (intihar oranı: 0,013%)

  • 2009: 12 intihar

İntiharların yanında göze çarpan bir diğer nokta da yıllar boyunca azalan çalışan sayısı. Tam da bu azalmadan hareketle “Neden?” diye sorguluyor “Yeni Antikapitalist Parti” (NPA). Bizleri 13 yıllık bir kapitalist gelişim tarihi dersine tâbi tutarak.

1996 yılı bu büyük şirket için bir dönüm noktasıydı. Şirketin özelleştirilmesi ile ilgili ilk adımlar bu yılda atıldı. Şirkete ortak olacaklar, çalışan sayısının fazla olduğunu, bu sayının azaltılması, daha az çalışanla daha “verimli” çalışılması gerektiğini düşünüyorlardı.

Bunun için çok “işlevsel” bir çözüm yolu bulundu, değişik bir “zorla emekli etme” yöntemi uygulandı: “Contrat de Fin Carrière” (CFC - Kariyer Sonu Kontratı). Bu yönteme göre o sırada şirket bünyesinde bulunan 55 yaş ve üstü çalışanlar maaşlarının %85'ini kabul ederek emekliliklerine kadar şirkette kalabileceklerdi. Böylece çok tepki çekmeden, sayılardan da anlaşılacağı üzere yıllara yayılan bir “temizlik” yapıldı.

Sonra mı? Sonrası da çok şaşılacak türden değil. Temizlik bittikten sonra 2006'da bu uygulamaya son verildi. Artık daha modern çözümler üretilecekti. 38 yaşından büyük kadın ve 53 yaşından büyük erkek çalışanlara değişik şekilde “soğutma” yöntemleri uygulanacaktı. Şirketten soğuyanlar işten ayrılmak zorunda kalacaklardı. Öyle de oldu. Böylece çok “dinamik”, “verimli” çalışan bir France Télécom halkına “hizmet” etmeye başladı.

Yıllar boyunca devam eden intihar olayları bir iki “sert mizaçlı” yönetici sorununa indirgenemez. İnsanları kullanılabilecek bir makine olarak gören, sağlıklarını hiç sayan, onları sömürebildikleri kadar sömüren bu sistemdir asıl katil olan.

İntihar olaylarının France Télécom’da oran olarak azalması ise bizi yanıltmasın. Fransa'da işsizlik nedeniyle intihar edenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Böylece France Télécom kendi bünyesinde intihar etmeyen işsizler ordusundan sorumlu olmuyor.

Ne mutlu ki France Télécom’da intihar olayları azalıyor (!).

* Rue89.com’da atılan başlık.

Kaynaklar

Le Monde

Rue89.com

NPA (Yeni Antikapitalist Parti)

Derleme ve Çeviri: İvme Çeviri Grubu

28 Ekim 2009 Çarşamba

Açıklama No. 31 Yeni 19 Eylül'ler Yaratmak Gerekiyor

19 Eylül 1979'da devrimci demokrat mühendis ve mimarların öncülüğünde gerçekleşen bir günlük iş bırakma eylemi, üstünden geçen 30 yıla rağmen önemini yitirmedi. Geçen yıl +İVME Dergisi'nin çabalarıyla 29 yıl aradan sonra TMMOB'nin gündemine giren, TMMOB YK başkanının yıllardan sonra hakkında açıklama yapma gereği duyduğu bu büyük iş bırakma eylemi TMMOB'nin mücadelesine ışık tutmaya devam ediyor.

1970’li yılların sonu; ekonomik koşulların ağırlaştığı, ülkemiz ekonomisine uluslararası emperyalist tekeller adına IMF tarafından müdahale edildiği, yükselen devrimci mücadele ve toplumsal muhalefetin faşist saldırılar ve katliamlarla bastırılmaya çalışıldığı bir dönemdir. Bu koşullar altında mühendis ve mimarlar da yoksullaşmadan nasibini almakta, faşist zorbalıklara hedef olmaktadır.

Mayıs 1979'da yapılan TMMOB 24. Genel Kurulu'nda oluşturulan çalışma programı çerçevesinde hazırlanan güncel ekonomik-demokratik haklar konusundaki alt program; faşist saldırılar, baskılar, grevli toplu sözleşmeli sendikal haklar konularında yapılması düşünülen çalışmaları içeriyordu. Bu programdan hareketle 16 Haziran 1979 günü yapılan basın toplantısıyla TMMOB ve bağlı Odalar şu açıklamayı yapıyorlardı:

Yıllardır emekçi halkın çıkarları doğrultusunda bir mücadeleyi yılmadan sürdüren biz mühendis ve mimarların son ekonomik tedbirlerle(!) yaşam olanaklarımız, tüm emekçi kesimler gibi ortadan kaldırılmıştır. Güncel ekonomik-demokratik haklarımızın elde edilmesi yolunda insanca yaşayabilmek ve bu yolda mücadelemizi sürdürebilmek için haklarımızı elde edinceye dek, örgütlü kitlesel gücümüzü en etkin bir biçimde kullanmak kararlılığındayız.

24 Haziran 1979 günü toplanan danışma kurulu etkin ve yaygın bir mücadele kararı aldı ve ilk adım olarak 27 Haziran'da 18 ilde bir çalışma düzenlendi. Bu çalışmaya 134 işyerinden 7500'e yakın mühendis mimar katılarak sorunları ve çözümlerini görüşerek uygulamaya yönelik kararlar aldılar. DİSK, TÖB-DER, TÜM-DER, TÜTED örgütleriyle ortak çalışma kararı alınarak il toplantıları yapıldı. Bu toplantılardan sonra 19 Eylül 1979 tarihinde, sonrasında TMMOB yöneticilerinin yargılanmasına neden olacak olan, bir günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirildi.

19 Eylül 1979, on binlerce mühendisin iş bıraktığı ve yüz bini aşkın işçi, memur, teknik elemanın desteklediği bir eylemdir.

19 Eylül 1979, 70'li yıllardan itibaren emekten halktan yana bir mücadele veren TMMOB'nin eylemlerinin doruğudur.

19 Eylül 1979, işsizliğin, pahalılığın arttığı, örgütlenmenin ve toplumsal muhalefetin önünü kesme amaçlı faşist saldırıların, kitle katliamlarının, baskıların yaşandığı 1970'li yılların Türkiye koşullarında, kendini emekçi halkın bir parçası gören mühendis mimarların iktidarı uyardığı tarihtir.

19 Eylül 1979, bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak yürütülen ekonomik-demokratik hak arama mücadelesinin bir örneğidir.

19 Eylül 1979, mühendis, mimar ve şehir plancıların kendi güçlerine güvenmeleri gerektiğini, hakların ancak kararlılık, örgütlülük ve mücadeleyle alınabileceğini gösteren bir direniştir.

19 Eylül 1979, TMMOB'yi meslek alanlarına sıkıştıran, yalnızca bir meslek odası olarak gören anlayışlara atılan tokatlardan biridir.

TMMOB'nin üyelerinin büyük çoğunluğunu oluşturan ücretli mühendis mimarların haklarının her geçen gün tırpanlandığı, işsiz mühendislerin sayısının gün geçtikçe arttığı günümüzde 19 Eylül'ü yeniden hatırlamak gerekiyor. Emek mücadelesine etkili, sonuç alıcı eylemliliklerle katılmayan bir TMMOB'nin oluştuğu günümüzde, bu gerilemede payı olanlara bir zamanlar TMMOB ve mücadele tarihini yeniden hatırlatmak gerekiyor. Bugün 19 Eylül'ü sadece hatırlamak değil, geleceği geçmişten aldığımız derslerle kendi ellerimizle kuracağımız günler için mücadele etmek, yeni 19 Eylül’ler yaratmak gerekiyor.

+İVME Dergisi olarak TMMOB’nin mücadele tarihini unutturmayacağımızı ve TMMOB’yi yeniden toplumsal mücadelenin etkili bir parçası yapma uğraşımızdan vazgeçmeyeceğimizi Teoman Öztürk'ün o dönemki sözleriyle bir kez daha söylüyoruz:

Şimdi görev, bu eylemi abartmadan ve küçümsemeden; örgütlülük düzeyimizi daha da geliştirmek, işyeri temsilciliklerini yaygınlaştırmak ve güçlendirmek, önümüzdeki mücadelelere en etkin bir biçimde katılmak olmalıdır. Önümüzde zor günler vardır. Sömürüye, baskıya, zulme karşı, emperyalizme ve faşizme karşı daha tutarlı ve etkili mücadeleler gündemdedir.

Grevli-toplu sözleşmeli sendikal hakları, güncel ekonomik-demokratik hakları alma mücadeleleri gündemdedir. Tüm hakların çalışanların ve örgütlerinin hem kendi içlerinde ve hem de birlikte verecekleri sürekli ve güçlü mücadelelerle alınacağı bir an bile unutulmamalı, bu yolda her gün bir öncekinden daha tutarlı, sağlıklı ve güçlü adımlar atılmalıdır.

Bu mücadelelerle gelecek günlerin aydınlık olacağından, tüm hakların alınacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”

YAŞASIN 19 EYLÜL DİRENİŞİMİZ...

SELAM 19 EYLÜL’Ü GERÇEKLEŞTİRENLERE...

SELAM GELECEK 19 EYLÜL'LERE...

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada
+İVME Dergisi

27 Ekim 2009 Salı

Peyzaj Mimarları Odası: 1 Eylül Vesilesiyle Barışa Doğru Yeniden Taraf Olmak

Faşist Nazi Almanyası, 1 Eylül 1939‘ da önce Polonyayı, ardından Sovyetler Birliğini işgal etti, milyonlarca insanı katletti, milyonlarca insanı evsiz, sakat bıraktı.

Nazi orduları tarihin gördüğü en büyük direnişlerden biriyle, Berlin‘ e kadar süpürülürken, savaşın başladığı 1 Eylül günü bütün dünyada " Dünya Barış Günü" olarak ilan edildi.

Dünyaya barış, faşizme karşı kahramanca ülkelerini savunan yurtseverler tarafından hediye edildi.

O yıllardan bu zamana 1 Eylül Dünya Barış günü bütün dünyada çeşitli etkinliklerle "kutlanır."

Her 1 Eylül‘ de doğaldır ki, dünyada, bölgede ve ülkede bugün yaşanan savaşların durması için temenniler dile getirilir.

Bu temennilere yürekten katılıyoruz.

Diğer taraftan temennilerin eksik kaldığını düşündüğümüzü belirtmek de fayda var.

1939- 1945 tarihsel aralığında barışa yüklenen anlam teslimiyet değil, uğruna büyük bedeller ödenen mücadele pratiği ve perspektifidir.

" Nerden, nasıl ve kim tarafından getirilirse getirilsin, hangi dinamiklerle belirlenirse belirlensin, yeter ki gelsin" yaklaşımı teslimiyetçidir. Bu yaklaşım, kalıcı- uzun soluklu bir kardeşlik ve barışın tesis edilmesini değil, süreci belirleyen dinamiklerin, dönemsel çıkar ve ileriye dönük projelerinin hayata geçirilmesinin bir ürünüdür.

Komşu ülke Irak‘ a "dışardan" getirilen barış ve demokrasinin sonuçları ortadadır. Aradan geçen 5 yılda yaşamını kaybeden insan sayısı milyonlarla ifade edilirken, kesin ölü sayısını kimse bilmemektedir. Irak‘ tan geriye kalan, parça parça bölünmüş bir devlettir.

" Irak örneğinde; proje de, projenin sahibi de bellidir."

Örnekler bol... Afganistan, Filistin, Lübnan... Onyıllardır barış ve demokrasi adı altında halklar, eskiyi özler hale gelmiş, adı geçen devletler yeni çizgilerle anılmaya başlanmıştır. Balkanlarda sayısı belirsiz, onlarca uydu devlet sahneye çıkmıştır. Orada yaşayan halklar birbirine düşman edilmiştir.

Peki ya bizim coğrafyamız...

Evirmeden çevirmeden baştan net olarak koymakta yarar var.

"Kürt sorunu bu toprakların sorunudur, Türkiye‘nin sorunudur..."

" Açılım " diyenler ve açılımı heyecanla bekleyenler, bu topraklardan ve halktan umudunu kesenlerdir.

"Açılım" diyenlere yüzünü dönüp, "bu tür konularda iyi gelişmeler de var" denmez.

Sürecin ana doğrultusuna bakılır, ülke nereye gidiyor, hangi aktörler süreci belirliyor bunlar saptanır. İyisi, kötüsü buradan anlaşılır.

Sürecin aktörleri de ana doğrultusu da bellidir. Dönüştürülen bir Türkiye ve bölgedir söz konusu olan... Kürt meselesi de bu dönüşüm sürecinin içinde, hem bu sürecin bir parçası aynı zamanda aracı haline getirilmek istenmektedir.

Bu toprakların sorununu, bu toprakların dışından unsurlara inisiyatif vererek çözülemez.

Buradan kalıcı barış ve kardeşlik değil, bölünme ve düşmanlık çıkar.

"Türkler ve Kürtler kardeş olmalıdır!" demeyle kardeş olunmuyor.

Bir taraftan yükseltilen militarist ve ırkçı söylemler, diğer taraftan bölge haritasına yeniden şekil verecek olan ve açıktan dış dinamikler tarafından belirlenen "büyük açılım" projeleri...

Kırk satır mı, kırk katır mı? İlle de birine taraf olmak mı gerekiyor?

Yoksa...

Kalıcı bir barış ve kardeşliğin temelleri için yeni bir düzleme mi işaret edilmeli?

Yapılması gereken, bu düzlemin kendisini tartışmak ve tarif etmektir. Birilerinin şişeden cin çıkarmasını beklemek değil.

Bu düzlemin kendisi eşitlikçi, adaletçi bir toplumsal projede yan yana gelmektir, bu projenin güçlendirilmesi için mücadele etmektir.

Bu projenin aktörleri arasında, ABD‘ si, AB‘ si, işbirlikçi Talabanisi, Barzanisi , cemaatçisi yoktur.

Bu projenin aktörleri, işsizlikte, yoklukta, yoksullukta ortaklaşmış, Türk ve Kürt emekçileridir.
Buradan yan yana gelmeyi başarabilenler, ayrışmayı değil, birleşmeyi önüne koyar.

Saygılarımızla.

TMMOB
Peyzaj Mimarları Odası

13 Aralık 2008 Cumartesi

Açıklama No:2 Ülkemiz satılıyor! Bu yetmiyor...Ülkemizin beyin gücü "satılıyor"


Halkımızın alın teriyle seksen üç yılda yaratılmış birçok kamu kuruluşu, bu kuruluşları yönetmekten sorumlu hükümetler tarafından "iyi yönetilmiyor" gerekçesiyle tekellere satılıyor.

Ulusal olan her şeye saldırmak artık sıradanlaştı. Şimdi sıra ülkemizin beyinlerine geldi. Beyin gücümüz... Yani teknik gücümüz... Yani mühendisler, mimarlar, plancılar... Yani BİZ, HEPİMİZ SATILIYORUZ.

Yabancılara çalışma izni veren yasa bu satışın 3. perdesi. Emperyalizm ülkemize saldırırken işbirlikçiler de bu saldırıları meşrulaştıran yasa tasarıları hazırlıyorlar.

GATT ve Gümrük Birliği anlaşmaları ulusal sanayiyi tasfiye ederken, GATS ve Avrupa Birliği'ne giriş süreci de teknik gücün tasfiyesini gerektiriyor. Ulusal olan her şey tasfiye edilmeli ki, yabancı tekellerin önü açılsın, yerel rekabet ortadan kalksın ve yoksul halkımıza istedikleri fiyatla mal satsınlar.

Beyinleriz... Yani ülkemizin teknik gücü... Yani mühendisler, mimarlar, plancılar... Yani BİZ... Tasfiye edilmeliyiz ki, ABD'nin AB'nin işsiz mühendislerine ülkemizde istihdam yaratılsın.

Yabancılara çalışma izni veren yasa aslında bu tasfiye sürecinin 3. aşaması demiştik. Peki, birinci aşama neydi? Bu işin birinci aşamasını YETKİN MÜHENDİSLİK ya da YETKİLİ MÜHENDİSLİK yasa tasarısı oluşturuyor. Ve ne acıdır ki bu yasa tasarısı hükümet siparişiyle TMMOB yönetimi tarafından hazırlandı. Mühendislik gücümüzün asıl ve kapsamlı tasfiyesi bu YETKİN MÜHENDİSLİK yasasıyla gerçekleşecek. Bu yasayı hazırlamakla suyun başına da geçeceğini zanneden TMMOB yöneticileri, diplomaları geçersiz ilan ederek ve meslek icrası için açacağı sınavlarla ve para karşılığı yeniden belgelendirme yaparak teknik gücümüzü tasfiye edecek. YÖKün diplomalara mühendislik, mimarlık unvanı yazılmaması kararı da bu süreci tamamlayan 2. aşamayı oluşturuyor.

TMMOB yönetimi tarafından hazırlanan YETKİN MÜHENDİSLİK yasa tasarısı gerçekten yasalaşırsa, asıl o zaman meydan yabancılara kalacak. Çünkü AB direktifleri doğrultusunda mesleki yeterliliklerin karşılıklı tanınması zorunluluğu, AB mühendislerine ve GATS kapsamında tüm dünya mühendislerine ülkemizin kapılarını sonuna kadar açacak.

Ülkemizde çalışma hakkı, bir avuç 'yetkin ve elit', 'yerli' mühendislikle birlikte, asıl olarak 'yabancıların' olacak ve TMMOB bunların kaydını tutan bürokratik bir kuruma dönüşecek.

AB'ye giriş sürecini mücadele sürecine çevireceğini iddia eden TMMOB yönetimi, "biz olmasak da bu yasaları çıkaracaklar, bari içinde yer alalım" diyerek rant peşinde koşarken, mücadeleden ne anladığını da ortaya koymaktadır. TMMOB yönetimi, TMMOB'nin onurlu geçmişi ve üyelerinin beyinleri üzerinden rant mücadelesi yapmaktadır.

TMMOB yönetimi, hükümet tarafından hazırlanan Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanununa da kendisine beklediği rol verilmediği için karşı çıkmıştır. Aslında hem TMMOB'nin Yetkin Mühendislik Yasa Tasarısı'nın hem de hükümetin Mesleki Yeterlilik Kurumu Kanunu'nun gerekçeleri aynıdır.

TMMOB yönetimi bu yasalara karşı çıkarak üyelerinin özlük haklarını savunuyor gibi yaparken aslında kaçan rantın peşinden koşmaktadır.

Öyleyse ne yapmalıyız?

Sn. TMMOB üyesi... Sevgili Meslektaşımız,

Ne yapmamız gerektiğini TMMOB'nin antiemperyalist mücadele tarihi söylüyor. Emperyalist bir birliğe girmeyi kabul edip, girerken de mücadele edeceğiz diye sahte mücadele çağrıları yapan, bu süreçte kendi üyelerini tasfiye etmeyi hedefleyen, hatta bu sürece karşı çıkan öğrenci üyelerine genel kurullarda söz hakkı vermeyen, komisyonlarını dağıtarak tasfiye eden TMMOB yöneticileri artık TMMOB'nin şanlı geçmişini temsil etmiyor.

Tüm TMMOB üyelerinin görevi gaflet içindeki TMMOB üyeleri tarafından yere düşürülen mücadele bayrağını yeniden dalgalandırmak olmalıdır.

Çünkü bu bayrak geleceğimizi ve onurumuzu temsil ediyor.

Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada

Artı İVME